9 Eylül 2010 Perşembe 03:59:41

 

BİR RÜYA GÖRDÜM

BÖLÜM I : RÜYA

Yurdumun tüm toprakları işgal altındayken esaretin zincirini kırmak için dişini tırnağını feda eden, çocuklarının geleceğini aydınlatmak uğruna düşen bombalara ve yağan kurşunlara karşı vücudunu siper eden, kan kırmızı akan nehirlerde gördüğü yansımayı kendisine bayrak edinen milletimin rüyasını gördüm dün gece..

Kendimi bir derenin başında su içerken buldum, her yer zifiri karanlık, sadece önümdeki suyu görebiliyorum. İki elimi suya daldırıp kana kana içiyorum hafif tuzlu suyu..

Sonra bir aydınlatma fişeği atılıyor ve ortalık gündüz gibi oluyor. Etrafımda, ya kolu ya bacağı kopmuş cesetler.. Kimisi üst üste yığılmış, kimisi alelacele kazılan çukurlara gömülmüş.. Önümde uzanan koyu renkli suya gözüm takılıyor, ırmak kana bulanmış kan kırmızı akıyor. İçtiğim sudaki tuzun sebebini anlıyorum, midem kabarıyor.

Aydınlatmanın atıldığı noktayı gördüğüm için oraya doğru ilerlemeye çalışıyorum. Ama ölülere basmadan yürümek ne mümkün! Zaten açlık ve susuzluktan ayakta zor duruyorum, ufak bi çıkıntıya ayağım takılsa düşecek gibiyim. Zamanla atılan aydınlatmanın ışığı zayıflıyor, en sonunda zifiri karanlığa geri dönüyoruz. Yere uzanıp yatıyorum, sanki az önce ölen cesetlerin sıcaklığı toprağa akmış. Artık korkmuyorum, çünkü kaybedecek bir şeyim kalmadı, her şeyimi kaybettim, insanlığımı bile..

Zifiri karanlıkta bekliyorum, bir aydınlatma fişeği daha atılsa da, eve dönüş yoluna koyulsam diye..

Sonra birden odamda uyanıyorum..

Yine karanlık..

Ama bu sefer zifiri değil, alaca!

(03.03.2009)

BÖLÜM II : UYANIŞ

Beni hayata bağlayan hortumlar ve solunum cihazları ile baş başayım yine..
Cudi Dağı’ndaki son operasyondan beri ilk kez bu kadar büyük bir heyecan yaşıyorum. Sıcak çatışmanın tam ortasında, sarp kayalıklardaki mağaraya doğru koşar adım ilerlerken birden kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Sonra havada birkaç takla atıp yere düştüğümü hatırlıyorum. Hiçbir acı hissetmedim, sanıyorum o an felç olmuştum. Bir süre sonra da göz kapaklarımı tutamaz oldum ve bayıldım. Birileriyle konuşmayı başarır başarmaz bana neler olduğunu öğrenebilmeyi umuyorum.
-
Kaç gecedir annemin gelmesini bekliyordum, o yaşlı ve buruşmuş elleriyle ellerimi tutmasını, gözlerimin içine bakarak “Oğlum, yavrum, Caner’im, konuş benimle” demesini özledim.
Kelimeler boğazımda düğümlenir ve bazen o kör düğüm çözülür gibi olsa bile konuşamıyorum. Anlatamıyorum hislerimi, onları ne kadar sevdiğimi ve ne kadar özlediğimi söyleyemiyorum yüzlerine.
Hoş, bu hayatın benden aldığı bir intikam olsa gerek diye düşündüm kendi kendime: Çünkü konuşabiliyorken de bu tür cümleler kurmaktan kaçınırdım. Utanırdım belki de, serde erkeklik var ya..
Bazı akrabalarım beni öldü sayıyor. Mesela büyük dayım, patavatsızın tekidir zaten!
Geçen gün annemle konuşurken -benim duymadığımı zannederek- “Başın sağolsun kardeşim” diyordu.
Belki de şehit olmam onlar için hayatta kalmamdan daha önemli bir mevzuydu, bilemiyorum…
Şimdi bu alaca karanlık hastane odasında, kılımı bile kıpırdatamadan ölümü bekliyorum.
Ya da yaşama dönmeyi, adına yaşamak denirse tabi…
Uyku bastırıyor yine, çok düşündüğüm zaman yoruluyorum ve uykum geliyor.
Yapabildiğim tek şey düşünmek, düşünmek, düşünmek.
Geleceğimi düşünüyorum, yakın mıdır acaba bu esaretten kurtuluşum…
Sabah ola hayrola, gün doğmadı daha…

(15.10.2009)

BÖLÜM III : YENİ BİR SABAH

Bu sabah odamda farklı bir sesle uyandım.
Odamı temizledikten sonra tam iki saat boyunca televizyondaki evlendirme programlarını izleyerek mesai dolduran Melahat hanım gelmedi bugün… Onun yerine çıtı pıtı görünümlü, dokunsan kırılacak kadar zayıf ve elbisesiyle neredeyse aynı ten rengine sahip Nevin hemşire odama girdi. Ben de yeni tanıdım onu, ilk görüşte de ısındım, pozitif bir enerji yaydı sanki tüm odama! Uzun süredir hoşlandığım ilk kızdı, zaten askerliğim süresince pek fazla kızla görüşme imkanı bulamamıştım.
Tüm vücudum felç olmasına rağmen kokuları çok iyi alıyordum. Nevin hemşirenin sürdüğü keskin lavanta kokusu tüm havayı kaplamıştı. İlerleyen günlerde daha odama gelmeden koridordaki lavanta kokusunu alacak ve onun geldiğini anlayarak mutlu olacaktım.
Şu anda konuşabiliyor olsaydım bile ona yaşını soramazdım, çünkü bayanlara yaşını sormak kabalıktı. Hakkında merak ettiğim o kadar çok şey vardı ki, bütün gün bile konuşsak yetmeyebilirdi. Ama asıl merak ettiğim onun da benden hoşlanıp hoşlanmadığıydı. Bunu sorunca benden uzaklaşabilirdi de! Tabi konuşamıyor olmak bu riski ortadan kaldırıyordu, sorulamayan soruların cevaplarını ortadan kaldırdığı gibi…
-
Öğleye doğru doktorum geldi. Göz bebeklerime güçlü bir ışık doğrultarak kısaca baktı, tepki verdiğimi görünce sevinir gibi oldu. Geri kalan rutin kontrolleri ise bir fabrika işçisi gibi soğukkanlılık ile yaptı.
O esnada koridordan lavanta kokularıyla birlikte Nevin hemşire geldi ve odama girdi.
Doktorumla birkaç konu hakkında konuştular. Oldukça tıbbi ve pek anlamadığım konulardı bunlar. Ancak bir tanesini anlayabilmiştim, o da “ameliyat” kelimesiydi. Sanıyorum bir operasyon daha geçirecektim, özellikle beynimdeki travma ile ilgileniyorlardı. Ameliyat da beynim ile ilgili olmalıydı.
Akşam olmak üzere olduğunu Nevin hemşirenin son kontrolünden anlıyordum. Bu kontrol diğerlerine göre kısa sürüyordu, acelesi var gibi olurdu. Yoksa bir sevgilisi vardı ve çıkışta onunla buluşmak için mi acele ediyordu? Akşam çökünce hep olumsuz düşünmeye başlıyordum nedense…
Uyuyabilmem için koluma bağlı olan serumla birlikte verilen sakinleştiriciler işe yarıyordu. Gündüz düşünmek, gece düşünmek kadar yormuyordu beni ve uykumun gelmesi için ilaçlara ihtiyacım vardı.
Göz kapaklarım kendi ağırlığını taşıyamaz olduğu sırada odamın tüm ışıkları söndü. Kalp ritmimi ölçen cihazın bip sesleri de duyulmaz olmuştu.
Hayal meyal olarak bot sesleri ile kamuflaj hışırtıları duydum ve uykuya daldım.
-
Uyandığımda koğuştaki ranzamın üst katında, tek başıma yatıyordum. Diğer tüm ranzalar boş ve florasan lambaların hepsi parıl parıl yanıyordu. Duvarda saat olmadığı için meraklandım ve bir hamleyle ranzanın üst katından aşağı atladım. Kamuflajlarım üzerimde yatıyordum, her an her şeye hazır olmak gerekiyordu.
Koğuşun kapısından çıktım ve alt kattaki karakol giriş kapısına yöneldim. Güpegündüz olmasına rağmen şaşılacak derecede hiç ses yoktu. Karakol kapısından dışarıya çıktığımda yaklaşık üç yüz metre ilerideki içtima alanında dizilmiş askerleri gördüm. “Eyvah” dedim, içtimaya geç kaldım!
Yanlarına gidip hemen sıraya girdim. Ardından komutan koşar adımlarla geldi. Aramızdan gür sesli bir askerin “Dikkat!” diye bağırdığını duydum. Bu sabah duyduğum ilk ses buydu.
Komutanımız her sabah olduğu gibi bu sabah da sinirliydi.
“Nasılsınız eşşoğlueşekler!?” diyerek konuya girdi.
Alışmıştık bu sabah karşılamalarına artık..

(24.10.2009)

DEVAM EDECEK...

2
413 defa okundu0 puan aldı

Yorumlar

Diğer Yazılarım
BİR RÜYA GÖRDÜM17/12/2009 01:56:55

Sitedeki tüm içerikler Hamdi EKMEN 'e aittir. İzinsiz kullanılamaz, kaynak gösterildiği zaman site sahibinin haberdar edilmesi gerekir.